RSS

Category Archives: Tarih

AFFETMEK

Af, bağışlamak, günahkâr kimse hakkında lâyık olduğu muâhezeyi, bir lutufkârlık olarak terk etmektir.

Müsâmaha ise, görmemezlikten gelmek, bir husûsta suûbetle (zorlukla) değil, rıfk-ı suhûletle (yumuşaklılık ve kolaylıkla) muâmele etmek mânâlarına gelir.

İnsanoğlunun beşeri hislerden tamamen tecrîdi (kurtulması) mümkün olmadığı için zaman zaman elinden bazı hatalar sâdır olmakta (çıkmakta) ve daha sonra pişman olup incittiği kimseden af talep etmektedir. Îmân sahasında kemâle ve fazîlette yüksek bir hale sâhip bulunan Müslümanlar af yolunu tercih etmelidirler.

Af ve müsâmahanın zıddı olan öfke ve intikam, nefsi emmâreyi tatmîn ederse de Rabbimizi râzı etmez. İslâm cezâyı meşrû görmekle beraber Mevlâmız bizlere affetmeyi telkin eder. Âyet-i Kerimeleri’nde meâlen şöyle buyurur:
“Kötülüğün karşılığı ona denk bir kötülüktür (bir misillemedir.) Fakat kim affeder ve uzlaşırsa mükâfâtı Allah’a âiddir.” (Sûre-i Şûrâ 40)

Af yüce bir gâyeye vesiledir ki, bu gâye kalp kazanmak, insanlar arasında yakınlık meydana getirmektir. Müsâmaha gösteren müsâmahaya mazhar olur. Bu ise ferd ve cemiyeti huzur ve mutluluğa götürür. Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurur: “Eğer siz (küçüklerinize) müsâmaha gösterirseniz, (büyüklerinizden) müsâmaha görürsünüz.”(Feyzü’l-Kadir, 1/512)

Tarih tekkîk edilecek olursa suçu affetmekle alâkalı pek çok vâkıâya tesâdüf edilir. Bilhâssa Peygamberlerin nezîh hayatları bu gibi fazîlet nümûneleri ile doludur. Allah’ı inkâr eden ve insana acıması bulunmayan nice kimseler, yine de ondan af ve müsâmaha ile muâmele görmüşlerdir.
İntikâmın zevki nihayet bulur. Fakat, affın neşvesi nihâyet bulmaz.

Ancak af her şeyi bağışlamak değildir. Affın, ölçüsü kaçırılarak suça teşvik edici bir hâle getirilmemelidir. Yine müsâmaha göstermek de, tekâsül, (tembellik) aldırmamak, vurdumduymazlık, dikkatsizlik şeklinde olmamalıdır.
Yapılacak en güzel iş: “Af cânibinde hatâ, ukûbette hatâdan efdaldir”. Yani, afvederken hata etmek, cezalandırırken hataya düşmekten ehvendir. (Taşköprülüzâde, Mevzûâtü’l-Ulûm 1/97) kaidesini unutmadan ölçülü hareket etmektir.

http://www.unutulmaz.net/node/6

 
Leave a comment

Posted by 07/04/2012 in Anasayfa, Gündem, Tarih

 

Etiketler: , , , , , ,

Kösem Sultan hakkında yazılanlar ne kadar doğru

Osmanlı hanedanında Efsaneleştirilen iki büyük valide sultan var..

Bunlardan birisi aşkı ile Hürrem Sultan..

Diğeri de yönetimdeki aktifliği ile Kösem Sultan..

Hürrem Sultan hakkında yazılan çizilen bir çok şey artık herkesce malum. Bir taraf gözlerini kapayıp amansızca hürrem sultan düşmanlığı yaparken diğer taraf durun ne oluyor demekten kendini alamıyor..

Peki ya Kösem Sultan.. Kösem Sultan hakkında yazılanlar doğru mu peki?

İftira mı atılıyor yoksa? Kösem Sultan haklımıydı? Ya da ne kadar haklıydı?

Ya Kösem Sultan koca bir imparatorluğun devamlılığı için sigortası olmuş ise..

Yönetimdeki etkinliği tartışmasız bir gerçek. Fakat ne kadar etkin?

Aldığı bu rolünde kötü bir karakter mi? Yoksa vatan aşkı ile yanıp tutuşan bir karakter mi?

Dönemin şartları ve süreçler çercevesinde yapılaceğinin en iyisi mi yapmış yoksa?

Kösem Sultan kimdir?

Tüm dünyaca bilinen şahaser Sultan Ahmed camisini yaptırtan osmanlı padişahının cariyesi değilmiydi?

Kösem Sultan hakkında yazılan yüzlerce binlerce bilgi kirliliğinde entrikacı yazarların iddialarının aksine yaptığı hiç mi iyi birşey yoktu..

Hürrem Sultan hikayesinde olduğu gibi Kösem Sultam konusunda da taraflı davranıldığı ve asıl gayenin osmanlı düşmanlığını körüklemek olduğu bir gerçektir..

Olayları bir de bu açıdan bakmak gerekir..

http://www.kosemsultan.com

 
Leave a comment

Posted by 20/02/2012 in Diğer, Gündem, Tarih

 

Etiketler: , , , , ,

Bir Saltanat Değişikliği

Bir Saltanat Değişikliği

318 yıl evvel 8 Kasım 1687 Cumartesi günü Sultan Dördüncü Mehmed, hal edilmiş tahtan indirilmiş, aynı gün kardeşi İkinci Süleyman cülûs etmiş, tahta çıkmıştır.

“Avcı Sultan Mehmed” diye de anılan Dördüncü Mehmed, tarihimize yanlış olarak “Deli” diye geçen Sultan İbrahim’in (1640-1648) büyük oğludur. 1/2 Ocak 1642 Çarşamba/Perşembe gecesi Turhan Hatice Sultan’dan doğmuş ve 8 Ağustos 1648’de yedi yaşının içinde tahta çıkmış, onun böyle çocuk yaşta cülûsu dolayısıyla ninesi Mahpeyker Kösem Sultan da (ölümü 1651) saltanat nâibesi olmuştur!. Kocası Sultan Birinci Ahmed’in vefatından (1617) beri kınalı parmaklarını şahsî çıkarları uğruna devlet işlerine sokmaktan usanmayan, dört pâdişah devrinde (I. Mustafa, II. Osman/Genç Osman, IV. Murad, Sultan İbrahim her kirli ve karanlık işte boy gösteren, nihayet torunu Dördüncü Mehmed’i zehirlemeye teşebbüs eden Kösem Sultan 1651 yılının 2/3 Eylül Cumartesi/Pazar gecesi Topkapı Sarayının Harem Dairesi’nde öldürülmüş, böylece Devlet bu kadının şerrinden kurtulmuştur.

http://www.kosemsultan.com/

 -  - 

 
Leave a comment

Posted by 10/02/2012 in Anasayfa, Gündem, Tarih

 

Etiketler: , , ,

Evlat katlini dinsizlik görenlere

Evlat katlini dinsizlik görenlere

Bazı çevreler osmanlıyı karalamak için evlat katli mevzusunu dinsizlik olarak görmeye çalışmaktalar.

Kendi evladını bile kıyan bu insanlar için dindar demeyin diye söylenmekteler.. Neymiş efendim katliammış..

O tür insanlar islam dinini ne kadar yaşıyorlar ki islam dinin hükümlerini sorgulasınlar.. Namaz abdest ibadet olmadan islam devleti liderlerini sorgulamak onların haddine mi?

Onlara şöyle demek lazım:

Öldürmekten bahsediyorsunuz. Peygamber efendimiz bedir,uhud, hendek savaşlarında gül mü dağıttı? Kurduğu islam devletinin devamlılığını sağlayabilmek için gerek görüldüğünde SAVAŞ’tı ve öldürmeyi de göze aldı..

Sizin zihniyetinizde olan kurban bayramını da katliam olarak görürler..

Gerçekten de öyle değil mi?

Onlar da bal gibi biliyor evlat katlinin o dönemki gerekliliğini ama niyet üzüm yemek değil ki.. Tıpkı beyaz kırmızı eti bol bol tüketirken kurban günü kesilenler için katliam diye feryat etmeleri gibi..

Onlar bunları derken yılbaşında da hindi kesmeyi asla unutmazlar..

http://www.empoze.net/node/37

 
Leave a comment

Posted by 10/02/2012 in Diğer, Gündem, Genel, Tarih

 

Etiketler: , , ,

Eğitim lafla olmuyor

Çevrede her ne yaşanırsa yaşansız çözüm hep EĞİTİM deniyor.. Sorun ise eğitimsizlikten deniyor..

Bunu gün geçmesin ki duymayalım. Her tv programında, köşe yazısında bir tartışmada vs. vs.

Bütün sorunların üzerinden eğitim ile mi aşacağız acaba?

Yoksa bütün sorunların altındaki suçlunun eğitimsizlik olduğunu vurgulamakta ayrı bir eğitimsizlik örneği mi?

Olaylara neden bu kadar kısır ve dar çerçeveden bakıyoruz.!

Bugün ilk okuldan liseye ciddi bir mecburi eğitim süreci var. Hatta üniversiteler insan kaynıyor..

Peki bu kadar büyük bir eğitim seferberliği varken, insanlar hala nasıl eğitimsiz oluyor?

Biz suçlu alıyoruz ve suçu üzerimizde aramak yerine bir yere havale ediyoruz.

Suçlu ya irtica, ya gericiler ya da eğitimsizlik.. Ha bir de yobazları unutmamak lazım. Bu ülke hep onlar yüzünden geri kaldı değil mi?

Eğitim üzerine suç bindirerek olmuyor.. zaten 11 yıl mecburi ekmek elden su gölden eğitimini almıyor mu öğrencilerimiz? Dersanelere tonla para yatırılmıyor mu?

Lafla peynir gemisi yürümüyor. Biryerde birilerini suçlamakla meşgul olacağımıza biz ne yapıyoruz bunu sorgulama zamanı gelmedi mi?

Kendi sorumluluğumuzu görme zamanı gelmedi mi? Herşeyi birilerinden beklemeye, her olaydu sucu başkalarına atma hastalığımızı bırakma zamanı gelmedi mi?

Doğru biz ne kadar eğitimliyiz?
Kime göre eğitimliyiz?
Kime göre aydınız ya da çağdaşız?

Aynaya bakma zamanı gelmedi mi?

http://www.yobaz.net/egitim/egitim-lafla-olmuyor.html

 

 
Leave a comment

Posted by 27/08/2011 in Gündem, Genel, Tarih

 

Etiketler: ,

Zekatının ana şartları

Zekatın bağlı olduğu ana şartlar nelerdir?

Zekat vermenin farz olabilmesi için bir takım şartlar vardır. Bu şartlar genel olarak 3 ana grupta incelenmektedir.

1. Zekatı verilmesi gereken mallar, eşyalar, gayrimenkuller ve bunlara ait hüküm ve şartlar

2. Zekat vermenin farz olabilmesi için, zekatı verilecek mal ya da parayı sahip olduktan sonra geçen zaman

3. Zekatı verebileceğimiz insanlar ile zekatın verilemiyeceği yer ve şahıslar.

Zekat kısaca bu üç ana madde üzerinde değerlendirilmelidir. Ve tarih boyunca islam alimleri bu konulardaki tüm sorulara cevaplar vermişlerdir. Sitemizden her ayrı konu için sorulara cevaplar bulabilirsiniz.

 
Leave a comment

Posted by 19/08/2011 in Gündem, Genel, Tarih

 

Etiketler: , , ,

Gülfem hatun ile kanuni sultan süleyman dertleşiyor

Gülfem hatun kanuni sultan süleyman han’ın eşlerinden biridir.

çocugunu kaybettiği için gözden düştüğü rivayet olunur..

muhteşem yüzyıl dizinde hatice sultanın yanında yardımcı olarak durmaktdır

kanuni sultan süüleyman ile gülfem hatun haremdeki gidişatı dertleşiyor..

http://www.hurrem.net/muhtesem-yuzyil-dizisi/gulfem-hatun-ile-kanuni-sultan-suleyman-dertlesiyor.html

 
Leave a comment

Posted by 21/04/2011 in Diğer, Gündem, Tarih

 

Etiketler: , , , , ,

Hürrem Sultan ile leo bulaşacak mı

Birden leo diye biri peydah oldu. Neymiş hürrem sultanın exaşkıymış.. Çocukluk aşkı..

Bizim ressem leo istanbula gelir ve alexini araştırmaya başlar.

diziye hava katmak için böyle bir kurgu uydurulduğu kesin..

Tarihte leo falan filan böyle bir karakter yoktur yaşamamıştır.

Klasik türk filmlerinin atmosferini muhteşem yüzyıl dizisinde de görmekteyiz.

15. bölümde onları aynı ortama getirmeyi planlıyor olmalılar..

http://www.hurrem.net/muhtesem-yuzyil-dizisi/hurrem-sultan-ile-leo-bulasacak-mi.html

Hürrem Sultan ile leo

 
Leave a comment

Posted by 20/04/2011 in Gündem, Tarih

 

Etiketler: , , , , ,

Mehmet Ayas Paşa Kimdir hayatı

Arnavut olup Spandoni ve Venedik elçisi Bragadin, Epir sahilinde ve Avlonya nın güneyindeki Himara’da doğmuş olduğunu yazmaktadırlar.

Ayaş Paşa, harem-i hümâyundan yetişmiş, yeniçeri ağalığıyla saraydan çıkmış, Kastamonu sancakbeyi ve daha sonra beylerbeyi, vezir olup ikinci vezir iken İbrahim Paşa’nın katli üzerine 942 H. (1536 martında) vezir-i âzam olmuştur

Mısırın alınmasında önemli hizmetler görmüş ve Tomanbay’ı ele geçirmiştir. Kanuninin bütün seferlerine katılmıştır.

Ayas Mehmet Paşa Kanuni Sultan Süleyman saltanatı döneminde 1536-1539 yılları arasında sadrazamlık yapmış Osmanlı devlet adamıdır.

Preveze zaferi onun sadrazamlığı döneminde kazanılmıştır. Ayas Mehmet Paşa 1539′da makamında vebadan eceliyle ömüştür.

Ayas paşanın Vize Saray dolaylarında geniş toprakları ve ormanları vardı. sarayda camisi, okulu, medresesi, imareti, ve hamamı olan bir külliye yaptırmıştır. Mallarını bu külliyeye vakfetmiştir.

İstanbul Fındıklıda sadrazam Ayas Paşa’nın havuzlu, bahçeli bir konak inşa ettiği bilinmektedir. Ayas Paşa orta derecede, mutedil bir hükümet başkanı olup bulduğu idareyi bozmamıştır; değerli ve başarılı kumandanlardandı.

Bugün Gümüşsuyu’nun güneybatısında kalan semte adını vermiş olan Ayas Paşa’nın bu konağı ile ilgili 1526 tarihli bir belgede bu yapıdan bahsedilmektedir.

1530 yılında İstanbul’a gelen Arap gezgin Gazzî de, paşayı burada ziyaret ettiğini yazmaktadır.

http://www.hurrem.net/kanuni-donemi/ayas-mehmet-pasa-kimdir-hayati.html

 

 
Leave a comment

Posted by 14/04/2011 in Anasayfa, Diğer, Gündem, Genel, Tarih

 

Etiketler: , , , , , ,

Pargalı ibrahim hürrem sultandan ne isteyecek

Pargalı ibrahim hürrem sultandan ne isteyecek

Pargalı ibrahim hürrem sultana atılan iftiradan kurtarmak için ne isteyecek?

muhteşem yüzyıl dizisinin 14. bölümü tam burada bitiyor..

15. Bölümde isteği belli olacak

Büyük ihtimalle kendi emirlerinden dışarı çıkmamasını isteyecek!

http://www.hurrem.net/muhtesem-yuzyil-dizisi/pargali-ibrahim-hurrem-sultandan-ne-isteyecek.html

 
Leave a comment

Posted by 13/04/2011 in Anasayfa, Diğer, Genel, Tarih

 

Etiketler: , , , , , , , ,

HATTAT MEHMED ESAD YESÂRİ

İstanbul’da, sağ tarafı inmeli olarak dünyaya geldi. Sağ eli, hiç tutmaz haldeydi. Bu yüzden yazıyı sol eliyle yazmaya çalışırdı. «Solak» mânâsına gelen «Yesâri» lakabını bu sebeple aldı.

Babası, Şeyhülislâmlık danışmanlarındandı. Oğlunu, meşhur hat ustası Şeyhülislâm Veliyüddin Efendiye götürdü. O ise, çocuğun felçli haline bakarak «bu işi yapamaz» diye reddetti.

Bunun üzerine baba-oğul, başka bir kapıyı çaldı. Bu usta, Seyid Mehmet Dedezâde idi. Derviş tabiatlı hattat; kimseyi kırmak, incitmek istemezdi. Çocuğun haline bak-tı. Güzel yazı yazabileceğine aklı yatmadı. Ancak boş çevirmek de istemedi. Hat çalışması için meşk verdi. «Buna benzet de, bana getir!» dedi.

Çocuk, iki ay uğraştı. Sonra hocasına bir takım yazılar getirdi. Bunlar, Dedezâde’ninkilerin aynı gibiydi. Ünlü hoca, çocuğun kopya çektiğini zannetti. Bir kere de gözü önünde yazdırdı. Titrek ellerin, aynı sanatı ortaya koyduğunu gördü. Bu gerçek karşısında şaşırıp kaldı. «Bu, sana Allah vergisi bir kabiliyet!» diyebildi.

Yesârî, kısa zamanda başarıya ulaştı, İcazet alma zamanı geldi. Komisyonda Veliyüddin Efendi de vardı. Bu genç hattatın yazılarını görünce hayran kaldı. Onu reddettiğini hatırladı. Gözlerinden yaşlar boşandı. «Bu çocuğun hocası olma şerefine erecektim. Bilemedim.» diye hayıf-landı. Sonraları da onun halini ve sanatını «Cenâb-ı Hak bu zâtı, bizim kibirli burnumuzu kırmak için göndermiş..» sözleriyle takdir ederdi.

Yesârî, «Yesârîzâde» diye anılan oğlu Mustafa İzzet Efendi‘den Başka bir çok hat ustası yetiştirim. Çok güzel eserler bıraktı. Vefatında Fatih’e defnedildi.

www.sanatokulu.com

 
Leave a comment

Posted by 27/03/2011 in Diğer, Gündem, Genel, Tarih

 

Etiketler: , , , , , ,

Tarihte ve günümüzde fizan ve libya

Biz ıraklığı, uzaklığı ifade eden “Fizan” kelimesini, genellikle coğrafi olarak nereyi tarif ettiğini bilmeden kullanırız. Gerçekte de Fizan, dünyanın en ırak, ulaşılması en güç ve en izole yerlerinden biridir. Hatta dilimizde “Fizan’a kadar yolun var!” sözü hala yaygın olarak kullanılmaktadır. Sürgün denince akla Fizan veya Yemen gelir. Bu kelimeler söylenince de sürgün…

Osmanlı döneminde, kervanlarla Fizan’a Trablusgarp’tan en az 30 günde ulaşılabiliyordu. Fizan’ı anlamak için öncelikle Libya’yı ve çölü iyi bilmek gerekiyor. Bu iki kelimenin birbiri içine geçmiş olduğunu ancak bu bölgeye gidince anlayabiliyorsunuz. Neyse ki biz sürgün olarak değil, gezmek için gidiyoruz Fizan’a. Aslında Fizan, Osmanlı Devleti’nin Trablusgarp eyaletine bağlı bir sancak merkeziydi.

Bugün Libya’nın güneybatısında bir eyalet olan Fizan’a Araplar da Fezzan diyorlar. 1551’de Osmanlı topraklarına katılan bu yer, 1911’de Italyanların Trablusgarp’ı işgali sonrasında onların eline geçti (1912). 1943’ten sonra ise bölgede Ingiliz-Fransız hâkimiyeti basladı. Birleşmiş Milletler, 1949’da Libya Krallığı’nı ilan etmesi ile Senusi tarikatının Ingiliz yanlısı önderi Sidi Muhammed Idrisi 1950’de kral seçildi. Muammer Kaddafi öncülüğündeki Özgür Subaylar Hareketi 1969’da darbeyle bu krallığa son vererek cumhuriyeti ilan etti.

Libya, Türkiye’nin iki misliden fazla yüzölçümüne (1 milyon 757 bin km²) sahip bir ülke. Başkent Trablus’tan sonra ikinci önemli şehri Bingazi. Yaklaşık 6,5 milyonluk ülke nüfusunun çok büyük kısmını Arap ve Berberiler teşkil etmekte. Halkın büyük bir kısmı, uzunluğu yaklaşık 2000 km’yi bulan Akdeniz sahili boyunca dağılış gösteriyor. Sahil boyunca Akdeniz iklimi görülürken, ülkenin iç kısımlarında oldukça sıcak ve kurak bir iklim görülmektedir.

Bu büyük ülkenin ancak %2’si tarıma uygun durumda. Başkent Trablus’ta oldukça fazla Türk eseri görmek mümkün. Özellikle eski şehrin olduğu kısımda Türk eserleri canlılığını hala koruyor. Turgut Reis Türbesi, Türk İlköğretim Okulu ile Kapalı Türk Çarşısı, pek çok camii ve kale, eskinin izlerini taşıyor. Bunlar arasında en etkileyici olanı kuşkusuz Turgut Reis Türbesi. Osmanlının o muhteşem komutanının türbesi ne yazık ki kötü bir görüntü sergiliyor. Mezarın üzeri büyük bir Türk bayrağı ile kaplanmış. Ancak bayrağın üzeri, dökülen boya ve sıva parçalarıyla kaplı. Bir zamanların o kudretli devletinin kudretli komutanının türbesinin bu kötü hali, gören herkesi derinden etkiliyor.

Özellikle Trablus’ta Osmanlıdan kalma pek çok Türk aile yaşıyor. Bunlar hala dedelerinin soyadlarını kullanıyorlar ve görünüşlerinden de kolayca Türk oldukları anlaşılabiliyor. Sebha, ülkenin çöl bölgesinde yer alan yaklaşık yüz bin nüfusa sahip bir şehir. Fizan eyaletinin başşehri. Insan, çölde nasıl yaşanabildiğini ancak burada anlayabiliyor. Sebha, Trablus’tan otobüs ile yaklaşık dokuz, uçak ile bir saat uzaklıkta yer alıyor. Şehrin girişinde, küçük bir tepe üzerinde Osmanlı kalesi bulunuyor. Halen askeri bölge olan kaleye gidemiyor ve uzaktan bakmakla yetiniyoruz.

Şehrin kenarlarında hayvan yemi yetiştirilen küçük yeşil tarlalar mevcut. Yoncaya benzer bitkiler, hayvancılıkta yem olarak kullanılmak amacıyla, modern sulama yöntemleriyle yetiştiriliyor. Ancak ilginç bir durum, hemen dikkatimizi çekiyor. Tarlaların etrafı yaklaşık 2 metre boyunda hurma dalları veya bölgede yetişen diğer bitkilerin kuru dallarıyla sıkıca kuşatılmış. Rehberimiz bunların tarlaları çöl fırtınaları esnasındaki kumlardan korumak amacıyla yapılmış çitler olduğunu söylüyor.

Bölgenin önemli gelir kaynaklarından biri hurma yetiştiriciliği. Şehrin kenarlarında hurma bahçelerine sıkça rastlanıyor. Gerçekten Libya hurmaları oldukça lezzetli. Bölgede oldukça zengin petrol yatakları mevcut. Öyle ki, bazı yerlerde yaklaşık üç yüz elli metre derinlikten petrol çıkartılabiliyor. Petrolden vergi alınmadığı için, petrol ürünleri burada çok ucuz: Hemen hemen bizdekinin 15’te biri kadar fiyata benzin alabiliyorsunuz.

Gabar Oun adı verilen tuzlu vaha göllerinin bulunduğu turistik bölgeye ancak 4X4 arazi araçlarıyla gidebiliyoruz. Sebha’dan yaklaşık olarak iki saat süren bir yolculuktan sonra vadiye ulaşıyorsunuz. Çöl, kum ve vadi… Hepsini burada bir arada bulabiliyorsunuz.

İncecik, yumuşacık kumlar arasında tuzlu küçük bir göl. Etrafında hurma ağaçları ve eski bir köy. Ancak filmlerde görebileceğiniz bu manzaranın tam ortasında bulunmak, insana çocuksu bir heyecan veriyor. Değişik satıcılar ve küçük lokantalar mevcut burada. Sadece Libyalı değil Çad ve çevre ülkelerden satıcılar da buluyor. İsteyen yüzerken, isteyen de kum sörfü yapıyor bu vadide. İlk defa bir Toğereği de burada görüyorum. Çölü yaşamak isteyenler için, susuzluk, sıcak ve yorgunluğuna rağmen görülmesi gereken bir yer burası.

fizan.net

 
Leave a comment

Posted by 27/03/2011 in Diğer, Gündem, Genel, Tarih

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

CENNET VATAN

Maliye eski memurlarından Trabzonlu Ragıb Efendi’nin hâtıratından:

Bir tarihte Fizan muhasebeciliğinden ayrılarak Trablusgarb‘a geliyordum. Yolda sıtmaya tutuldum. Bir gün, çölün ortasında, kızgın kumlar içinde çadır kurdurup bitab bir halde yattım. Bir aralık deveci, yanıma gelip yatağımın baş ucuna oturdu. Hatırımı sordu. Dedim ki:

- Bir taraftan hastalığın ateşi, bir taraftan güneşin, kumların harareti vücudumu cayır cayır yakıyor. Çölün bir gökyüzü, bir kumdan ibaret manzarası da canımı pek fena sıkıyor! Ah, sen bir kere bizim memleketi görsen! O iki tarafı ağaçlı yollar, o zümrüt gibi dağlar, ovalar, ormanlar! O türlü türlü yemiş ağaçlarıyla, sebzelerle dolu bağlar, bostanlar! İki adımda bir buz gibi soğuk, şerbet gibi tatlı akarsular; her taraftan misk gibi çiçek kokuları getiren rüzgar ise adeta insana hayat verir!…

Adam sözüme inanamayıp dedi ki:
- Hey efendi! Galiba rüya görüyorsun. O senin dediklerin dünyada değil, Cennet’te olacak şey!…

fizan.net

 
Leave a comment

Posted by 27/03/2011 in Diğer, Tarih

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

ANCAK KADAVRAMIZ PAYLAŞILIR

Sultan Abdülhamid Hân (rh.), 1896′da görüşme talebinde bulunan Siyonizmin kurucusu Dr. Thedor Herzl’e, kendisinin de ajanı olan New-linsky vâsıtasıyla şunları söyler:

“Mösye Herzl sizin arkadaşınız olduğuna göre, benim de dostum demektir; kendisine bu meselede artık hiç bir teşebbüste bulunmamasını öğütleyiniz. Benim bir karış toprak vermem bahismevzuu olamaz.

Zira istenen toprak bana ait değildir. O milletime aittir. Bu devleti kuran ve kanıyla besleyen milletime… Herhangi birisine vermek veya bizden koparılmasına râzı olmaktansa, yeniden kanımızla yıkamayı tercih ederiz.

“Benim, Suriye ve Filistin’den gelen iki alayım Plevne’de son neferine kadar şehid oldular. Türk İmparatorluk toprakları bana değil, Türk Milleti’ne aittir. Bu imparatorluğun hiç bir parçasını hiç bir kimseye veremem. Yahûdiler şimdilik milyarlarını biriktirsinler. Kimbilir, birgün bu imparatorluk paylaşılırsa onlar da istediklerini belki de bir şey ödemeden elde edebilirler. Fakat ancak kadavramız paylaşılır, canlı vücuttan parça koparılmasına müsaade etmem.”

Bu sözler karşısında Herzl’in hâtıralarına kaydettiği satırlar çok dikkat çekicidir.:

“Sultan Abdülhamid’in gerçek bir devlet adamı büyüklüğünü aksettiren bu sözleri, her ne kadar o an için bütün ümitlerimi söndürse de, bana çok tesir etti ve heyecanlandırdı. Ölümü ve paylaşılmayı kabul eden bu kadercilikte trajik bir güzellik vardı ve madalyonun öteki yüzünde ise, son nefese kadar mücâdele irâdesini gösteriyordu.”

Herzl, o kadar irâdeye hayrandır ki, yine hatıralarında, “…şimdi hayat bir irâdedir fikrindeyim” der.

Aslında Sultan Abdülhamid’de “kadercilik”olarak gördüğü şey irâdenin iflâsı değildir…

Kaderciliğin her şeye rağmen, netice ne olursa olsun, gerekenin yapılması tarzında tecellî eden şeklidir ki, bu ancak inanmış irâdelerin harcıdır.

Herzl, bunu anlamadan Sultan’ın irâdesini takdir etmektedir.

(Siyonizmin kurucusu Theodor Herzl’in Hâtıraları ve Sultan Abdülhamid, s. 14-15)

fizan.net

 
Leave a comment

Posted by 27/03/2011 in Anasayfa, Diğer, Genel, Tarih

 

Etiketler: ,

Hürrem Sultan Hikayesini kim uydurdu?

Hürrem Sultan, Osmanlının mihenk taşı, her kim ki hürrem sultan aleyhinde konuşuyorsa ya cahildir ya da osmanlı düşmanıdır.

Madem siz böyle diyorsunuz, Hürrem Sultan hakkında bu kadar uydurulan hikayeler nereden geliyor diye sorgulayanlar olabilir.

Evet birileri oturup tarih adına masa başında belgesiz yüzlerce iddialarda bulundular. Kendi çaplarınca seneryolar yazdılar. Türk kamuoyunda hürrem sultan saltanatı diyerek ilk iftira kampayanasına başlatan isim Ahmet Refik Altınay..

1881 beşiktaş doğumlu olan refik altınay, 1937 yılında 56 yaşında iken öldü.

116 civarında kitap yazmıştır. Tarih kurumlarında başkanlık yapmış, öğretmenlik yapmış ve asker kökenlidir. Yazdığı tarihle alakalı çalışmaları sonraki baskılarda değiştirmesi ile meşhurdur.

Ve ne yazık ki bugün beyinlere işlemiş olan hürrem sultan hakkındaki iftiraların kaynağı da Ahmet Refik Altınay. Kadınlar Saltanatı diye kitabı vardır. Sultan ikinci abdulhamid han’a suikast yapan ermenileri kahraman olarak görecek kadar milletine düşman bir kişidir..

 
Leave a comment

Posted by 26/03/2011 in Anasayfa, Diğer, Genel, Tarih

 

Etiketler: , , , ,

Pargalı ibrahim neden yakalanılıyor

Padişah pargalının odasında gördüğü mektup ile küplere biniyor..

Mektupta “kadere isyan” sözcüğü geçiyor..

Padişah derhal huzuruna yakalanıp getirilmesini istiyor

burada

-> Aşkını anlamış olabilir, onu sorgulayabilir
-> Kadere isyan sözcüğünden dolayı sorgulanabilir
-> Piri mehmet paşa ile sadrıazamlık (başbakan) konuştu bu mevzu dile gelebilir

hurrem.net

 
Leave a comment

Posted by 24/03/2011 in Diğer, Gündem, Tarih

 

Etiketler: , , , , ,

Pargalı ibrahim paşa neden idam edildi

Muhteşem Süleyman, adı süleyman dönemi de muhteşem olunca onu sahiplenmek isteyen çok olacaktır..

Henüz atalarının midelerinde vitamin bile olamamış ideoloji ve gruplar bile pargalıyı bir şekilde kendileri ile özdeştirmeye kalkışabilecektir..

Kalkışmaktalar da..

Pargalı ibrahimin idamı ve idamına gelen süreçte en çok konuşulan mevzulardan birisidir.

İddialar:

1. grup; Hürrem Sultan‘ı entrikacı olarak gören sınıf hürrem sultan ile bağdaştırıp, pargalının ayağını hürrem sultan kaydırdı deyip bunu destekleyici iddialar ve delilleri toplamakla meşguller

2. grup; Avrupa menşei gizli güçlerle bütünleştiren kesim var. Pargalının aynı menşei tarafından yetiştirilip osmanlıya yerleştirildiğini düşünmekteler ve bunu destekleyici seneryolar oluşturma derdindeler

3. grup; Pargalının inanç olarak zayıfladığı ve itikadi anlamda sapkınlıklar yaşadığını düşünmekte. Bunun için döneminden deliller getirtmekte..

Ağırlıklı olarak bu üç grup arasında gelgitler yaşanmakta. Eğer sebatay sevi pargalıdan önce gelmiş olsa idi dördüncü bir grup daha ortaya çıkacak ve pargalı ibrahimin gizli sebataist olduğunu ve bu yüzden idam edildiğini iddia edecekti.. Ne yapalım tarihler uyuşmuyor. Onlar da şanslarına küssünler.

Güneşin doğduğu yerde karanlığın hükmü yoktur. Kanuni Sultan Süleyman dönemi bir güneş ise yukarıdaki 3 ayrı karanlığında varlığı imkansızdır.

Batılı elçiler yazmış olabilir. Ya da tarihi bazı vesikalar sanki yukarıdaki iddialardan birilerini haklı çıkarıyor gibi gösteriyor olabilir. Onlar sadece ustaca oynanmış illisyondan ibaret tarihi aldatmacan ibaret..

Güneşin gökyüzüne en aydınlattığı dönem ve her taraf pırıl pırıl. Sanki osmanlı o güne kadar kimseyi idam ettirmemiş. Sanki osmanlıda hiç böyle hadiseler yaşanmamış ilk ve son defa yaşanıyormuş gibi atılıp tutuluyor..

Genç yaşta hızla yükselmesin belli bir yetki ve güce ulaşmış olması hatta padişaha damat olması vs. vs.

Bunların hiç biri o dönemin karanlık avrupasından planlanabilecek kadar ustaca ve hatasız plan olamıyacağı gibi tamamen tesadüf eseri de değildir. Azim çaba gayret ve en önemlisi bir firaset örneğidir.

Kendi öz evladını bile devletin bekası için feda eden bir lider damatını mı afedecek sanıyorsunuz. İdam şekli vs bakılırsa sadece devletin bekası ve teb’anın sadakatının tesisi için verilmiş bir karar şekli olduğunu ortaya koymaktadır..

Binlerce pargalı ibrahim bulunabilir ancak toplumun sadakatı bağlılığı bir kere kırılırsa o devletin ayakta durması imkansızdır.

Yukarıdaki üç maddede yer alan özellikle ikinci ve üçüncü nedende geçen nedenler pargalıda olmasada bu karakterdeki kişilerin çıkardığı fitne ve fesat bir devlet adamını başından etmiştir..

Yani münafıklar. İmparatorluk içinde üstdüzeyde belli bir güce sahip olamayan, maddi menfaat içinde olan ya da dış devletlerin güdümündeki kişilerce yayılmaya çalışılan fitne fesat ve asılsız iddialarla toplumda sarayın itibarını zedeleme ve gizli bir itaatsizliği doğurma mücadelesinin ürünüdür.

Yani:

1. Pargalı inanç olarak bir sapkınlık içinde olmasada gerçekte inanç olarak sapkın ve münafık kişilerce devlete olan güveni zedelemek için çıkarılmış dedikodular

2. Pargalı’nın devletine olan sadakatinden şüphe olmamasına rağmen farklı güçlere hizmet eden toplum içindeki casuslarca çıkartılmış yalan haber ve fesat

Bu iki fitne yuvası toplumun devletine olan sadakatini zedeleyecek noktaya geldiği için verilen bir idam kararı..

Bugünkü tabiri ile Pargalı İbrahim Paşa asırlarca sürecek ve osmanlının çok kısa zamanda büyük güç kaybetmesine neden olacak HALK İSYAN’larının fitillenmesinin önünü kesmek için feda edilmiş kurbandır..

Devlete kimi malı ile kimi ile hizmet eder, bazen ölümler bile o devlete yapılmış en büyük hizmettir!

hurrem.net

 

 
Leave a comment

Posted by 20/03/2011 in Gündem, Tarih

 

Etiketler: , , , , , , , ,

Viktorya’nın adına valide sultan SADIKA koydu

Viktorya’nın adına valide sultan SADIKA koydu

Viktorya adı ile 9. bölümde muhteşem yüzyıl dizisine girmişti. Matrakçı nasuh bulmuş ve hareme hızlıca girip yangın çıkarmıştı..

 

 

 
Leave a comment

Posted by 16/03/2011 in Tarih

 

Etiketler: , , , , , , ,

İTİMAT DEDE NAM-I DİĞER ARAP DEDE

Sizlere Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye’nin kurulduğu topraklardan Domaniç’ten bir hikâye nakledeceğim. Domaniç ki Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye’nin kurucusu Osman Bey’in salıncağının sallandığı Hayme Anamızın medfun bulunduğu bir mekândır. Bu şirin ilçemizde bu ve buna benzer pek çok hikâyeler mutlaka vardır. Ancak bu nakledeceğim hikâye yakın tarihimizde yaşanmış ibret verici bir hikâyedir.

Domaniç’in bir yayla köyünde yaşamış dedemiz. Uzun yıllar Arap çöllerinde Askerlik yaptığından esmerleşen teni sebebiyle kendisine köyünde “Arap Dede” diye anılmakta. Ayrıca kendi ağzından anlattığı hikâyesi sebebiyle de “İtimat Dede” denilmektedir. Askerliğini Teşkilat-ı Mahsusa da yapmış tam 22 sene Arap çöllerinde ve Yemende kalmış. Nihayet devletimizin 1918 de Ricat (Geri Çekilme) kararı üzerine Memleketine dönerken;

Yolda daha önce göğüs göğse muharebe yaşanmış bir bölgeden geçerken muharebe sonucu yaralı ve vefat etmiş askerlerin arasından geçerken bir yaralı onu görüyor ve Türkçe:

- Ne olur bir yudum su diye inliyor.

Bunun üzerine atından inip o yaralıya matarası ile su verirken yaralı kişinin bir eliyle su matarasını alırken diğer elinde saklı tuttuğu taşla dedemizin kafasına vuruyor. Ve dedemiz kafasına aldığı bu darbeyle yere düşüyor. O yerde kanlar içinde kendini toparlamaya çalışırken diğeri onun atına biniyor silahını, heybesini her şeyini alıp gitmeye hazırlanıyor. Bu sırada Arap dede kendine geliyor

- Dur diyor… Atının üzerindeki şahsa Ve şunları söylüyor.

- Benden su istedin mataramdaki suyu sana içirdim Helâl Olsun

- Başıma vurdun kanımı akıttın o kanım da sana Helâl Olsun

- Atımı, Silahımı, Heybemi, ve içindekileri de alıp gidiyorsun onlarda sana Helâl Olsun Ancak

- İTİMADIMI ÇALDIN işte o sana haram olsun.

Bu hadiseden sonra İtimat dedenin Domaniç’e köyüne kadar nasıl geldiğini ne kendisi ne de bir başkası bilmiyor. Bu hadiseyi köyündekilere anlattığında Domaniç’te ve köyünde kendisine İTİMAT DEDE diyorlar.

İşte o tarihte böyle bir İtimat hırsızı ile karşılaşma ihtimali küçük bir ihtimalken günümüzde her köşe başında İTİMAT ve İTİKAT hırsızları bulunmaktadır. İTİMADIMIZI çalabilecekleri gibi İTİKATIMIZI da çalabiliyorlar Hafazanallah.

www.nasihat.org

 
Leave a comment

Posted by 15/03/2011 in Tarih

 

Etiketler: , , , , ,

Kanuni Sultan Süleymanın hayatı

Osmanlı Sultanlarının onuncusu ve islam halifelerinin yetmişbeşincisi. 1509´da Kefe sancakbeyliğine gönderilinceye kadar babasını yanında kalmış ve bu müddet içinde iyi bir öğrenim ve eğitim görmüştür. Babası Yavuz Sultan Selim´in 1514 İran ve 1516 Mısır seferleri sırasında Rumeli´nin muhafazasıyla görevlendirildi ve Edirne´de oturdu. Babasını vefatı ile de 30 Eylül 1520 tarihinde 26 yaşında iken Osmanlı tahtına çıktı.

Kanuni Sultan Süleyman, Belgrad´ın fethi(1521) ile Orta Avrupa´nın, şovalyelerin üssü olan Rodos´un zaptı (1522) ile de Akdeniz hakimiyetinin kapılarını devletine açtı. 1526´da yüzbin kişilik ordusu ve 300 kadar top ile Mohaç ovasında Macar ordusuyla karşılaştı.

Bu durumda sancaklarını açıp ellerini semaya doğru kaldıran Sultan; “Ya Rabbi! Senin kudret ve himayeni diliyor, hazreti Muhammed´in ümmetine yardımını niyaz ediyorum.” diye yalvardı. Tarihin bu en büyük meydan savaşında düşman ordusunu yok eden Kanuni, 20 Eylül´de Macaristan´ın başşehri Budin´e girdi.1529 da Viyana muhasara edildi ise de, kuşatma vasıtalarının getirilmemesi ve kış mevsiminin yaklaşması üzerine neticesiz kaldı. 1532´de Alman seferine çıkan Kanuni, Viyana´yı arkada bırakarak Gratz, Marburg, Gunss ve daha bir çok Alman şehirlerini zaptetti. Yedi ay Avrupa içlerin- de dolaştığı halde imparator karşısına çıkmağa cesaret edemeyince geri döndü.

1534´de Safeviler üzerine sefere çıkan sultan, Bağdat ve Basra´yı zaptetti. Bağdad´da evliya kabirlerini ve Kerbela´ da hazret-i Ali ve hazreti Hüseyin´in makamlarını ziyaret eden Kanuni, Abdülkadir-i Geylan´i hazretlerinin kabrine türbe ve yanına imaret yaptırdı. Fetih hareketlerine devam eden Kanuni, 1535´de Tebriz´i zaptetti. 1537´de İtalya seferine çıkarak, Otranto´ya kadar ilerledi.

Karalarda cihan hakimiyetini eline geçiren Kanuni Sultan Süleyman, Barbaros Hayreddin Paşa vasıtasıyla denizlerde de Osmanlı Devleti´nin gücünü gösteriyordu.Nitekim bu büyük deniz komutanı haçlı donanmasını 27 Eylül 1538´de Preveze´de imha ederek, müstesna bir zaferle Akdenizde tam bir Türk hakimiyeti kurdu. Kanuni süveyş´te kurduğu donanma ile de Kızıldeniz´i ve Arabistan sahillerini emniyet altına aldı ve Avrupalıları Hindistan sahillerinden uzaklaştırmaya başladı.

Bu fetihleri; 1543´de Estergon,Nis ve İstolni-Belgrad, 1551´de Trablusgarb´ın zaptı ve 1553´de Nahcıvan seferi takib etti. İhtiyar ve hasta bir halde iken 1566´da yine cihada çıkan bu büyük Türk sultanı, Sigetvar kalesinin zaptı sırasında top sesleri arasında 72 yaşında iken vefat etti. Naşı Süleymaniye´deki türbesine defn edilmiştir.

Türklerin kendisine Kanuni ve Gazi, Avrupalıların ise “Muhteşem” dedikleri Süleyman Han, babasından devraldığı 6.557.000 km2 Osmanlı toprağını, yaptığı fetihlerle 14.893.000 km2 ye ulaştırdı. Bulunduğu yüzyıl, dünya tarihine Türk asrı olarak geçti. Bu asırda her sahada dahi devlet ve ilim adamları yetişti. Nitekim Sadrazamı İbrahim Paşa, Lütfi Paşa, Sokullu Mehmed Paşa; Şeyhülislamı Kemalpaşazade, Ebüssü´ud Efendi, şairi Baki, Fuzuli; san´atkarı Mimar Sinan; Kaptan-ı deryası Barbaros Hayreddin Paşa olan bir devletin padişahı Kanuni olurdu.

Sultan Süleyman Han´ın asıl adından daha fazla bilinip, şöhreti olan Kanuni ünvanı, önceki Osmanlı kanunnamelerini ve devri icabı lüzumlu hükümleri Kanunname-i Al-i Osman adı altında, islam hukuku esasları dahilinde toplattırıp tanzim ettirme- sinden ileri gelmektedir. Kanuni hareket ve sözleri güzel, aklı kamil, nezaketli, irfan sahibi, sözleri tatlı, alim, hakim ve şairlere dost, bütün maddi-manevi iyilikleri şahsında toplamış emsalsiz bir padişahtı.

Pek çok hayrat ve iyilikleri olan Kanuni, imar faaliyetleriyle de uğraştı. Memleketin hemen heryerinde camiler, mescid- ler, medreseler, hamamlar ve çeşmeler inşa ettirdi. Mimar Sinan´ın yaptığı Süleymaniye Camii de bu devirde Türk azameti devrinin tacını teşkil etmiştir.Koca Mimar Sinan büyük Hakan´a; “Padişahım sana öyle bir cami inşa ettimki, kıyamete değin ayakta duracak bir metanete sahiptir.” diyerek bu eserini takdim etmiştir.

Pek çok özellikleri yanında büyük bir şair olan Kanuni Sultan Süleyman´ın hastalığında yazdığı şu beyti yüzyıllardır dillerde söylenmektedir.

Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi,
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.

tarihsayfasi.com

 
Leave a comment

Posted by 14/03/2011 in Anasayfa, Diğer, Gündem, Genel, Tarih

 

Etiketler: , , , ,

 
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.